Bezginlik 01/26/2012
 
Bundan tam 2 yıl evvel Ulus Gazetesi’nde yazmaya karar verdiğimde, gazetenin eski yazarlarından biriyle yapmış olduğum e-mail yazışmasını çok net hatırlıyorum. Kendisine Ulus’ta artık niçin yazmadığını sorduğumda bana şu yanıtı vermişti: “Bir ülkede okuyandan çok yazan varsa, yazmanın değeri giderek azalacaktır”.

Mustafa Kemal’in kurduğu gazetede yazıyor olmanın verdiği onur ve sorumlulukla, hiçbir telif ücreti talep etmeden bugüne kadar doksana yakın yazı yazdım. Yazmaya başladığımdan bu yana hiçbir hafta yazımı aksatmadım. Yönetimin tüm iyi niyetli çabalarına rağmen, özellikle PTT kanalıyla dağıtılıyor olmasının getirdiği dezavantajın da etkisiyle gazetenin ne yazık ki hak ettiği yerde olmadığını gözlemledim. Böylesi bir bilgi çağında internet üzerinden yapılan yayına özel önem verilmesi gerektiğini düşünerek, web sitesini etkin kılmaya yönelik tüm iyi niyetli çabalarıma ve bilfiil gayretlerime rağmen, bu konuda herhangi bir yol alınamadığını üzülerek tespit ettim.

Gazete yönetimine ilgili sorunları çözmeye yönelik her teklifimizde, gazetenin reklam alamadığından ve imtiyaz sahibinin kişisel katkılarıyla bu işi yürütebildiklerinden söz edildi. İktidara muhalif bir gazetenin bu tür güçlüklerle karşılaşmasını bir yere kadar doğal karşılamak gerek. Lakin bu süreçte gazetenin geleneksel okuyucusuyla olan bağının da çok güçlü olmadığını hissetim. Kendi kişisel gayretlerimle internet üzerinde açtığım blog ve facebook grup sayfamla belirli bir okuyucu kitlesi oluşturmam mümkün olabildi. Bu platformlardaki okuyucularım yazdığım birçok yazıya olumlu ya da olumsuz eleştirilerde bulundular. Bazı yazılarım tamamen okuyucularımın görüşleri üzerine biçimlendi. Ama gazeteyi dağıtım yoluyla edinen abone okuyuculardan yazılarıma çok sınırlı sayıda tepki geldi. Bu durum yazma isteğimin giderek azalmasındaki en önemli faktörlerden bir tanesi oldu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen çok önemli bir olumlu faktörü de anmadan geçemeyeceğim. Şimdiye kadar yazdığım yazıların hiçbirine gazetenin genel yayın yönetmeni Nevzat Selvi tarafından bir müdahalede bulunulmadığı gibi, herhangi bir sansür teşebbüsüyle de karşılaşmadım.

Sonuç olarak tüm bu faktörlere, ülkede yaşanan son seçimin işaret ettiği karanlık atmosfer de eklendiğinde, şimdiye kadar yazılan ve çizilenlerin bir fındıkkabuğunu dolduracak kadar dahi etki yaratmadığını üzülerek algılayıp; solan ümitlerle birlikte gazetede ya da başka bir platformda artık yazmalı mıyım sorusunu kendime sıkça sorar oldum. Belki geçici bir durum, ya da hakiki bir sona doğru gidecek bir süreç; ama aslolan şu ki artık yazma isteğim kalmadı. Bu sayıdan itibaren gazetedeki yazılarımı şimdilik sonlandırıyorum. Umarım yazma arzum Ulus’ta ya da bir başka platformda yeniden doğar ve kendimi en iyi ifade edebildiğime inandığım bu eyleme tekrar kavuşabilirim.

Sevgiyle kalın… 

 
 
Avrupa Birliği’ne (AB) girişle ilgili umutların farklı platformlar üzerinden hemen her gün pompalandığı AKP iktidarları döneminde, çeşitli kesimlerin Birliğe bakışını anlamayı hedefleyen çalışmaların sayısında da çok ciddi bir artış yaşanıyor. Türkiye’de üniversite gençliğinin AB konusundaki görüşlerini analiz etmeyi hedefleyen çalışmalarda da benzer bir eğilim söz konusu. Örneğin, Atatürk Üniversitesi, İ.İ.B.F. İktisat Bölümü’nden bir grup öğretim üyesinin Türkiye genelinde yaklaşık 7500 öğrenciyi içeren ve üniversite gençliğinin AB’ye yönelik beklentilerini saptamayı hedefleyen 2007 yılına ait çalışması bunlardan yalnızca bir tanesi. Ancak konu öğrencilerin hazırlamış olduğu çalışmalara geldiğinde ise, bu alanda nitelikli ve ayırt edici çalışmalara rastlamak o kadar da mümkün olmayabiliyor.

Marmara Üniversitesi, Ekonometri Bölümünden bir grup öğrenci, Türkiye’de üniversite düzeyinde eğitim gören gençlerin AB hakkındaki düşüncelerini belirlemek ve Birliğe olan bakış açılarının okul, yaş ve cinsiyete göre ne derece farklılık gösterdiğini incelemek amacıyla bir dönem projesi hazırlamışlar. Proje liderliğini Cüneyt Tunç’un üstlendiği bu çalışmaya, Sadık Can, Erden Sülecik, Murat Akdağ, İbrahim Şahin ve Hakan Aydemir isimli öğrenciler desteklerini sunmuşlar. Çalışma sonucunda ilginç bulgulara ulaşılmış. Bu yazımda ilgili çalışmayı tanıtmak ve çalışmanın konuyla ilgili bazı bulgularını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çalışmada ana kütle olarak, Marmara Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Kültür Üniversitesi, İstanbul Aydın üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi, Dumlupınar Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Trakya Üniversitesi, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi olmak üzere 10 adet devlet ve vakıf üniversitesinden, örnek kütle hacmi olarak 1000 adet öğrenci belirlenmiş. Veri toplama tekniği olarak anket yönteminin tercih edildiği çalışmanın anket uygulamaları ise geçtiğimiz Mart ayı içinde yapılmış. Anket sonuçları belirli istatistiksel paket programlarla değerlendirilmiş ve yine çeşitli istatistiksel testlerle güvenirlilik analizleri yapılmış. Araştırma sonucunda elde edilen bulguları ise şu şekilde özetlemek mümkün:

-Çalışmanın en önemli bulgularından biri, Türkiye’nin AB üyeliğini destekleme noktasında geçtiğimiz 5-6 yıllık süreç içinde üniversite öğrencilerinin önemli bir inanç kaybına uğramış olması. Çalışmada Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemeyen öğrencilerin oranı %45’ler düzeyinde çıkmış. Bu durum üniversite gençliğinin AB’ye olan inancının eski çalışmalara göre giderek azaldığına işaret etmekte. Araştırmacılar bunu büyük ölçüde AB üst kurumlarının Türkiye’ye karşı adil ve samimi olmayan tavırlarına ve Türkiye’ye karşı yapılan çifte standartlı uygulamalara bağlamışlar. Gerçekten de ilgili konular açısından öğrencilerin yanıtları, istatiksel olarak büyük ölçüde bu samimiyetsizlik ve çifte standarda vurgu yapmakta. Kanımca bu noktada, AKP iktidarının samimiyetsizliğini ve popülizm adına kamuoyunu yanlış yönlendiren politikalarını da hatırlatmak gerekiyor. Kaldı ki “AB konusunda AKP politikalarını beğenmeyen” öğrencilerin oranının %47’yi bulması bu konuda önemli bir işaret olsa gerek. 

-Üniversite öğrencilerinin Avrupa Birliği’ni hangi değerlerle özdeşleştirdiği ise çalışmanın bir diğer önemli bulgusu. AB denilince üniversite öğrencilerinin aklına gelen ilk kavramlar; “ekonomik kalkınma, seyahat özgürlüğü ve daha iyi yaşam kalitesi” olarak karşımıza çıkıyor. “Kültür erozyonu, ulusal egemenliğin aşınması, demokrasi ve özgürlük” gibi değerler ise AB algısı içinde sonlarda yer alıyor.

- Çalışmaya göre öğrencilerin yaklaşık %67’si, Türkiye’nin AB’ye tam üye olamayacağına inanıyor. AB üyeliği dışında “Türk Birliği” ve “İslam Birliği” gibi seçeneklere inanan üniversite öğrencilerinin azımsanamayacak bir oranda olması (yaklaşık %61), AB dışı alternatiflere üniversite öğrencisinin bakış açısını yansıtması açısından önemli bir bulgu.

-Üniversite öğrencilerine göre, AB üyeliği sürecinde engel çıkaran ilk üç ülke sırasıyla; Fransa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi. Kıbrıs Sorunu ve limanlar konusundaki çözümsüzlükler de büyük ölçüde bu ülkelerin tutumlarına atfediliyor. Özellikle de AB’nin Kıbrıs ve Ermeni sorunlarıyla ilgili olarak tutumu, üniversite öğrencisinin AB’ye olan desteğin azalmasındaki en önemli unsurlar olarak kabul ediliyor. Araştırmacılar bu noktada kanımca çelişkili bir saptamada bulunuyorlar. AB algısını büyük ölçüde “ekonomik kalkınma, seyahat özgürlüğü ve daha iyi yaşam kalitesi” gibi değerler üzerinden kuran bir üniversite gençliğinin, Ermeni ve Kıbrıs sorunu gibi büyük ölçüde “ulusal egemenlikle” ilgili bir sorunu önceleyerek desteğini azalttığı vurgusunu yapmak, çalışmanın diğer bulgularıyla örtüşen bir yorum değil. Çalışmanın diğer bulgularıyla uyumlu olabilmesi için, öğrencilerin AB’ye olan desteğinin azalması ve yaşanan güven bunalımının arkasında çok daha “sosyoekonomik” nitelikli gerekçeler aranması gerekiyor. 

- Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen bayan öğrencilerin oranının, erkeklerden yüksek olması ilgi çekici diğer bir bulgu iken, vakıf üniversitelerinde AB üyeliğini destekleyen öğrencilerin oranının, destek veren genel öğrenci ortalamasının “çok üzerinde çıkması” ise sürpriz olmasa gerek. 

Bir çağdaşlık projesi olarak sunulan AB’ye üyelik konusu, son dönemlerde iç politikaya sıkça malzeme yapılması ve dış politikadaki eksen kayması tartışmaları bağlamında daha uzun yıllar Türkiye’de tartışılacak bir konu. Konuyu tüm boyutlarıyla anlamlandırabilmek için, çeşitli kesimlerin AB’yle ilgili bakış açılarını ve algılarını yansıtan bu tür çalışmalara eskisinden çok daha fazla ihtiyaç var. Özellikle gençler, yalnızca AB’yle ilgili değil diğer birçok yaşamsal sosyoekonomik konuda yüzeysel söylemlerle yetinmeyip, olguların dinamiklerini nedensellik ilişkileri içinde ve bilimsel bir tavırla araştırıp, değerlendirdikçe Türkiye’nin önü her zaman açık ve endişeye mahal yok. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün gençlerimizle ilgili şu sözü ise teminatımız:

Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir”.

alkan.soyak@gmail.com


Ulus Gazetesi, 23 Mayıs 2011

Picture
 
 
Her şeyden önce, yeni genel başkanı ve oluşturulan yeni kadrolarıyla birlikte belirginleşen “yeni CHP imajını”; 12 Haziran seçimlerine hazırlık sürecinde ortaya konan ve “AKP’ye alternatif getirmek yerine” onların politikalarına benzer açılımları kendi politikalarıymış gibi sunan üst yönetimin uygulamalarını “içime sindiremediğimi” belirtmek istiyorum. Ancak bu yazıya konu olan “taş üstüne taş koymayan parti” polemiğine açıklık kazandırmak için, şu anki CHP yönetimine taraf olmak da gerekmiyor.

"Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir".

Cumhuriyet işte bu esaslara dayalı olarak 29 Ekim 1923 günü ilan edilmiş ve yeni Türk Devleti'nin adı “Türkiye Cumhuriyeti” olmuştur. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “taş üstüne taş koymayan parti” olarak nitelendirdiği CHP, “Halk Fırkası” adıyla Mustafa Kemal tarafından 9 Eylül 1923 tarihinde kurulmuş ve parti Sivas Kongresi’nde filizlendiği için de bu durum tarihi kayıtlara “devlet kuran parti” olarak yansımıştır.  Sözün kısası CHP’nin bu ülke için koyduğu “en temel taş” Türkiye Cumhuriyeti’nin ta kendisidir.

CHP’nin tek parti olarak iktidar olduğu yıllarda yapılanların bir kısmına bile baksak, birçoğu AKP iktidarları döneminde olmak üzere, 1980 sonrasında “sağ iktidarların haraç mezat sattıkları” ulusal varlıkların temellerinin aslında bu yıllarda atıldığı görülecektir. AKP iktidarları döneminde hem ulusal varlıklar hızla elden çıkarılmış, hem de Cumhuriyet tarihinin en büyük borç yükü halkın üzerine yıkılmıştır.

Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin borçlarının %62,5’ini ödemek zorunda olan genç Cumhuriyet, bu borçlarının çok önemli bir bölümünü CHP hükümetleri döneminde ödemiştir. Osmanlı döneminde yabancıların sahipliği altında olan birçok alanda “ulusallaştırmalar” yine bu dönemde yapılmıştır. Demiryolları şebekesi, maden işletmeleri, limanlar, su, elektrik, tramvay ve telefon idareleri ulusallaştırılmıştır. Tütün Rejisi Fransızlardan satın alınmış ve Tekel İdaresi oluşturulmuştur. İş Bankası, Merkez Bankası, Halk Bankası, Emlak ve Eytam Bankası, Denizcilik Bankası, Sümerbank ve Etibank gibi kuruluşlar faaliyete geçmiştir. Uşak, Alpullu, Eskişehir ve Turhal Şeker Fabrikaları, Sivas Çimento Fabrikası, Karabük ve Ereğli Demir Çelik Fabrikaları, Paşabahçe Şişe Cam, Isparta Gül Yağı, Keçiborlu Kükürt, Zonguldak Antrasit Fabrikaları, İzmit Selüloz ve Kâğıt Kombinesi, Kayseri, Nazilli ve Malatya Dokuma Fabrikaları bu yıllarda üretime geçmiş kuruluşlardır. İlk etapta aklımıza gelen bu kuruluşlar olmak kaydıyla, Türkiye ekonomisinin yapı taşlarının CHP’nin tek parti iktidarı olduğu yıllarda atılmış olduğunu söylersek, abartmış olmayız herhalde. 

Bu taş koyma polemiği ilk defa 2008 yılında gündeme geldiğinde, Başbakan Erdoğan'ın, "CHP'nin taş taş üstüne koyduğu yoktur" sözlerine, CHP eski genel başkanı Deniz Baykal’ın verdiği şu tepki, dönemin en büyük özelleştirmesine dikkat çekilmesi açısından da manidardır:

 "O sattığın Telekom'un altındaki PTT var ya, işte o CHP'nin kurduğu bir tesis. Sen CHP'nin kurduğu tesisleri, işletmeleri satacaksın, ondan sonra çıkıp tam bir kadir bilmezlik içinde, daha ileri bir şey söylemek istemiyorum. Tam bir, haksızlık içinde, çıkıp diyeceksin ki, 'bunlar taş taş üstüne koymadı' Gözüne dizine o üç milyar dolar. Bu dönemi böyle yaşayacağız. Ama bu böyle gitmeyecek” (Eurozaman.com. 23Nisan 2008).

Geçtiğimiz hafta “İstanbul Alışveriş Festivali”nin açılış konuşmasında, "Biz 3 Kasım'la çıraklık sürecini başlattık, 22 Temmuz'da kalfalık dönemini başlattık, 12 Haziran'la ustalık dönemine başlıyoruz. Böyle bir süreçle inanıyorum ki iktidarımız Türkiye'mize çok şeyler kazandıracak" vurgusunu yapan Başbakan Erdoğan’ın, yine CHP’yi kastederek, “…bunların bu ülkede taş üstüne taş koydukları vaki değil, sadece hep eleştirirler, sadece engel olmaya çalışırlar'' söylemine şahitlik ettik.  Peki, çoğu 1980 sonrası neoliberal ekonomi politikalarını güden sağ iktidarlar ve özellikle de AKP hükümetleri dönemlerinde haraç mezat satılan ulusal varlıklarımız nelerdir? Ve kimlere gitmiştir? Bilmek ister misiniz? İşte size “üst üste konmuş taşların satış listesi”:

Özelleştirmeyle Yabancılara Satılan Bazı Önemli Kuruluşlar Ve Yabancı Şirketlerin Kökenleri

TÜPRAŞ……………………………………………………………..(Amerikalı)
Türk Şeker Fabrikalarının bir kısmı……………………………....(İsrailli)
SEKA Fabrikalarının bir kısmı…………………………………….(Yunanlı)
Sümerbank’ın bazı fabrikaları…………………………................(İngiliz)
Çimento fabrikalarının bir kısmı……………………………………(İtalyan)
Çimento fabrikalarının bir kısmı……………………………………(Fransız)
Tekel …………………………………………………………………(İsrailli)
Yozgat YİBİTAŞ…………………………………………………… .(Portekizli)
Türk Telekom…………………………………………...................(Arap ve Amerikalı)
Telsim…………………………………………………………………(İngiliz)
Türk Kablo……………………………………………………………(Finli)
İzmir Limanı…………………………………………………………..(Hong Konglu)
Kuşadası Limanı……………………………………………………..(İngiliz)
PETKİM………………………………………………………….……(Amerikalı ve Ermeni)
Rakı Üretimi…………………………………………………………..(Amerikalı)
Araç Muayene hizmeti……………………………………………….(Alman)
Başak Sigorta………………………………………………………...(Fransız)
Güneş Sigorta………………………………………………………...(Fransız)
Denizbank……………………………………………………………..(Belçikalı)
Oyakbank………………………………………………………….. ..(Hollandalı)
Dışbank……………………………………………………………….(Hollandalı)
Şekerbank…………………………………………………………….(Kazak)
Adabank……………………………………………………………….(Kuveytli)
Yapı ve Kredi Bankası…………………………………..................(İtalyan)
Kaynak: H. İvgin, “Herşeyimiz Satılmış Ama Haberimiz Olmamış”, Ulus Gazetesi, 30 Ağustos 2010, s. 4
------------------------------------------
İlgili liste bu sorunun yanıtını net bir biçimde göstermektedir. Özelleştirmeye konu olan kamu işletmelerinin birçoğu CHP hükümetleri döneminde faaliyete geçmiş kuruluşlardır. Yani Erdoğan’a göre “taş üstüne taş koymayan” partinin döneminde(!). Peki, bu kuruluşların “en önemlileri ve çoğunluğu” hangi dönemde satılmıştır? “Taş üstüne taş koyan(!)” AKP hükümetlerinin “çıraklık ve kalfalık dönemlerinde”. Başbakan, 12 Haziran seçimlerinden zaferle çıkarlarsa “ustalık” dönemiyle birlikte iktidarlarının Türkiye’ye çok şeyler kazandıracağından söz etmektedir. Eğer AKP’nin ve başbakanın bu “taş üstüne taş koyma” mantığı aynen devam ederse, bu sefer sizce CHP’nin katkıda bulunduğu “hangi en temel taş”ın elden çıkarılmasına sıra gelecektir?

Geçtiğimiz günlerde CHP ile sanatçıların buluştuğu bir toplantıda konuşan Rutkay Aziz ipucunu verdi aslında: "Her ülkenin seçimi önemlidir. Ama sanıyorum ki, 12 Haziran Türkiye’sindeki seçim olağanüstü bir seçim olma önemi taşıyor. Yani rejim oylanacaktır; demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti”.


11 Nisan 2011 Ulus Gazetesi
Picture
 
 
İki hafta evvel, üç bölümden oluşan yazı dizimizde yabancı sermaye ve çokuluslu şirketlerin özellikle 2000’li yıllarda ülkemize hangi amaçlarla geldiklerini, hangi sektörleri öncelediklerini ve ne tür sosyoekonomik etkilere yol açtıklarını ele almaya çalışmıştık. Bu yazı dizimizin son bölümünde yapmış olduğumuz bir tespit işin temelini anlamak açısından önemliydi. Buna göre; Türkiye’ye gelen (doğrudan) yabancı sermaye özelleştirme ve kriz gibi kanalları kullanmakta, ülkenin marka olmuş ve stratejik sektörlerine yönelerek, ülkenin en önemli kuruluşlarını ele geçirmeyi hedeflemekteydi. Bu hareket tarzı yabancı sermaye açısından “yatırım” iken, Türkiye açısından mevcut varlığın el değiştirmesinden yani “plasmandan” başka bir anlam ifade etmemekteydi. Bu şekilde gelen yabancı sermayenin ise grosmarket-perakende, elektrik üretimi-dağıtımı, bankacılık ve telekom-iletişim” gibi sektörlerde yoğunlaşma eğiliminde olduğunu vurgulamıştık. Bu sektörlerin ortak özelliğinin ise gelir ya da tasarrufların yurtiçinde yaratılması, dış âlemden sağlanan ihracat gelirlerinin ise olmamasıydı. Teknoloji ve sabit sermaye transferinin söz konusu olmadığı bu sektörlerde yabancılar yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarrufu alarak kendi merkezlerine aktarabiliyorlardı. Sonuçta mevcut yapı itibariyle Türkiye’de yeni yatırım yapmaya hevesli olmayan yabancı sermaye ve çokuluslu şirketlerden, “üretim kapasitesini artırmak, istihdamı yükseltmek, ileri teknoloji ve organizasyon bilgisi getirmek, ithal ikamesi yapmak ya da ihracatı artırmak” gibi olumlu ekonomik etkiler yaratmasını beklemenin de hayalcilik olduğunun altını çizmiştik.

İlgili yazımızın gazetede yayınladığı hafta, Başbakan Erdoğan Suudi Arabistan’da katıldığı “Cidde Ekonomik Forumu”nda, beni bu konuya yeniden döndüren, şu konuşmayı yapmaktaydı Arap kardeşlerine:

Türkiye’de Arap sermayesinin önüne set çekenler oldu. Onlar da Amerika’ya yatırıma gitti. Ama artık Arap kardeşlerimize kapılarımız ardına kadar açık. Her sektörde yatırıma bekliyoruz, çekinmeden gelin”.

Yapmış olduğu konuşmada sermayenin ideolojisinin, ulusunun ve renginin olmadığı vurgusunu yineleyerek, ekonomi literatürüne çok değerli katkılarda bulunan Erdoğan, sözlerine şöyle devam etmekteydi:

“...Geçmişte, sermayeleri renklere, ideolojilere, kutuplara ayırarak bir takım yanlışların yapıldığını çok iyi biliyoruz. Türkiye’de, belli bazı kesimlerin, belli bazı çevrelerin kampanyalarıyla, Arap sermayesinin önünün kesildiği dönemler oldu ve biliyoruz ki Arap kardeşlerimiz de gittiler, yatırımlarını Amerika’da, Avrupa ülkelerinde yaptılar. Bugün bu zihniyet köklü şekilde değişti ve tüm Arap kardeşlerimizi ülkemizde görmek, sağlıktan turizme, enerjiden inşaata, sanayiden tarıma kadar her alana yatırım yapmalarını istiyoruz. Kapılar ardına kadar sizlere açık olacaktır, bundan hiç endişeniz olmasın”.

Sermayenin ulusu ve rengi olmadığı vurgusunu yaptıktan sonra, Arap kardeşlerinin sermayesine kapıları açmanın, yani sermayenin dinine(!) referans vermenin nasıl bir çelişki olduğu gerçeğini burada görmezlikten geliyorum. AKP döneminde özelleştirme eliyle ve kriz kanalları kullanılarak ulusal sermaye unsurlarının ve Türkiye varlıklarının birilerine nasıl devredildiğini, hele “Türk telekom örneğini” ise size hatırlatmak bile istemiyorum. Ama el insaf(!). Arap sermayesinin bu ülkeye hangi sektörlerde ne tür katkılar sunabileceği gerçeğini ortaya koymaktan da kendimi alamıyorum. Çok basit bir araştırmayla dahi, Arap sermayesinin bugüne kadar büyük ölçüde “finans-bankacılık ve sigortacılık, telekom, gayrimenkul, enerji dağıtımı ve sağlık” gibi hizmet sektörlerine geldiğini; ellerindeki ihtiyaç fazlası petro-dolarlarını bu sektörlerde değerlendirerek, sermayelerinin değersizleşmesi riskini azaltıp, elde ettikleri kârları da kendi ülkelerine aktardıkları gerçeğini nasıl görmemezlikten gelebiliriz. Yaratılan gelirin büyük ölçüde yurtiçinde üretildiği, dış âlemden hiçbir ihracat gelirlerinin olmadığı bu hizmet sektörlerine gelen Arap kardeşlerinizin getireceği sermayeden ise “ileri teknoloji ve organizasyon bilgisi sağlamak, ithal ikamesi yapmak ya da ihracatı artırmak” gibi olumlu etkiler beklemenin ise “ekonomik cehalet” olduğunu söylersek, sanırım birilerine hakaret etmiş olmayız.

Eee, o zaman nedir bu Arap sermayesi sevdası? Bırakın artık şu din kardeşliği söylemlerini de, üç-beş dolar getirecek diye ülkenin kaynaklarını ve varlıklarını pervasızca Araplara açmanın altında “hangi çıkar ilişkileri ve reel ekonomi-politiğin yattığını” anlatın bize.

 “Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arabın Yüzü(!)”

alkan.soyak@gmail.com

Ulus Gazetesi, 4 Nisan 2011


Picture
 
 
2003 yılında halkı Saddam rejiminden kurtarmak, ülkeye demokrasi ve özgürlük getirmek(!) için Irak’ı işgal ederken de benzer bir filme ve senaryoya imza atmıştı ABD. Güya Irak’ın kitle imha ve nükleer silahları vardı ve bu durum ülke halkı ve bölge ülkeleri için ciddi bir tehdit olarak algılanmaktaydı. Irak bu bahaneyle işgal edildi. Fakat işgalin ilerleyen yıllarında ülkede kitle imha silahı olmadığı ortaya çıktı. Dönemin ABD’li Savunma Bakanı Rumsfeld daha sonraları kaleme aldığı bir kitapta, “Saddam’ın kitle imha silahı yokmuş, yanılmışız”, ifadelerine yer verirken, özür dilemek yerine tüm dünyayla dalgasını geçmekteydi sanki. Bu rezil işgal sonucunda bir milyon Iraklı sivil hayatını kaybederken, binlercesi de Amerikalı askerler tarafından işkenceden geçirildi ve tecavüze uğradı. Saddam ve ekibi idam edildi. ABD’nin ülkeye getirdiği demokrasi ve özgürlüğün maliyeti yalnızca bunlarla kalmadı, Irak bölünerek; ülkenin petrol kaynakları ve ekonomik yapısı üzerine ABD şirketleri ve batılı müttefikleri akbabalar gibi üşüştü. Aslında bu işgalin, sıkışan kâr oranlarının yükseltilmesi ve sistemsel krizin aşılabilmesi adına petrol kaynakları üzerinde denetim kurmak, silah sanayi üzerinden ekonomiyi canlandırmak ve yeni pazarlar açmak güdüsüyle yapıldığı ve Ortadoğu’da Amerikan kapitalizminin hegomonik güç arayışının bir yansıması olduğu gün gibi ortadayken, tüm dünya seyirci kaldı bu insanlık ayıbına.

Şimdi benzer senaryoya dayalı bir Hollywood filmi Kuzey Afrika’da oynanıyor. Geçtiğimiz aylarda Tunus, Mısır ve Cezayir’de başlayan “halk ayaklanmaları ve demokratik değişim” çabalarının etkileri belli bir süre sonra sönümlenirken, sıra petrol kaynakları açısından en zengin olan ve “batılı çokuluslu şirketlerin ülke ekonomisine girme adına avucunu yalamak durumunda” kaldığı bir ülkeye, Libya’ya geldi. Halk ayaklanmasının gerçekleştiği diğer ülkelerden farklı bir durum daha vardı Libya’da. Petrol kaynaklarını ele geçirmeye çalışan aşiretlerin ve muhalif grupların isyanı yayılmaya ve Kaddafi rejimince sert biçimde bastırılmaya başladığında, Irak’takine benzer bir gerekçe yaratılmalıydı operasyonun düğmesine basmak için. Hele, ortada megaloman ve gücünü kaybetme arifesinde olan “eli kanlı bir diktatör” ve onun “hezeyanla söylenmiş” beyanları ve “vukuatları” dururken; çok da zor olmadı bu gerekçeyi bulmak. 22 Şubat 2011 tarihinde El Cezire ve BBC kaynaklı ajanslar Libya hükümetinin ülkenin en büyük şehri Bingazi ve başkent Tripoli üzerinde isyancılara karşı  hava saldırılarını başlattığı haberini veriyordu. Kanlı diktatör iktidarını korumak için gözünü kırpmadan kendi halkını mı öldürüyordu? El Cezire ve BBC’ ye göre cevap “evet”ti ve ülke içindeki “isyancı gruplarla”, “Libya halkı” özdeşleştirilmişti bu senaryoda.

İşte bu ve benzeri  kaynaklara dayalı haberler yeterliydi BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı karar için. Konsey, Libya üzerinde uçuşa yasak bölge uygulanmasına yetki veren bir karar aldı. Ancak, Fransa ve ABD bu kararı nasıl yorumlamışlarsa, 19 Mart akşamı “Şafak Yolculuğu” adı verilen bir operasyonla Libya’ya hava saldırısına başladılar. Rusya başbakanı Putin operasyonu "Haçlı Seferleri" olarak tanımlarken, Almanya işin içine girmemeye çalışıyordu. BM’nin bu konuda alınmış kararları ortadayken, ABD ve diğer batılı güçlerin bu müdahaleyi meşru kılmak için dayandıkları ve neredeyse tüm batı medyası ve dolayısıyla Türk medyasının da apriori olarak kabul ettiği gerekçe ise Kaddafi’nin kendi halkını bombalıyor olmasıydı. Hatta Başbakan Erdoğan bile Suudi Arabistan’da katıldığı “Cidde Ekonomik Forumu”nda yaptığı konuşmayı bu zemine taşıyarak, Libya liderinin silahın namlusunu kendi halkına doğrultmaktan vazgeçmesini, halkıyla kucaklaşma vaktinin gelip de geçtiğini dile getiriyordu.“İsyancı”  ile“halk” bu konuşmada da özdeşleştiriliyor ve kendi ülkesinin güneydoğusunda geçmişte olup bitenler unutulurken, bu sefer Araplara ders veriliyordu. 

Diğer taraftan, Libya’da Kaddafi’nin kendi halkına karşı hava kuvvetlerini harekete geçirdiğine ilişkin haber raporları tüm dünyada hızla yayılırken, olayları uzaydan izleyen Rusya askeri yetkilileri ise Mart ayı başında farklı bir senaryoya işaret ediyorlardı. Rusya’dan RT televizyonu, Libya’nın ilgili bölgelerini uzaydan izleyen Rus askeri yetkililerinin verdiği bilgilere dayanarak, batılı medya organlarınca isyancılara karşı hava harekâtı yapıldığı iddia edilen bölgelerde herhangi bir saldırının görülmediğini, benzer bir izlenimin ülkenin petrol pompalayan tesisleri için de geçerli olduğu haberini geçmekteydi.

Libya hükümeti BM’nin kararı üzerine ülkede ateşkes ilan etmesine rağmen, bu yazıyı kaleme aldığım 21 Mart günü itibariyle bazı batılı ülkelerin operasyonları devam etmekteydi. Kaddafi eğer isyancı gruplara bomba atmaktaysa, bu ülkelerin Libya’ya yönelik hava operasyonunda “çiçek ve sevgilerini” yollamadıkları aşikârdı TV görüntülerinden. Olan yine savunmasız sivillere oluyordu. Ve Irak’tan dili yanan dünya liderleri Libya’da ki operasyonun işgale dönüşmemesi gerektiğine yönelik kaygılarını dile getirmeye başlamışlardı bile.

Libya’da ortalık şimdilik toz duman içinde. ABD ve müttefik ülkeler operasyonu yaygınlaştırma ve kurumsallaştırma adına Nato çatısı altına almaya çalışıyorlar. Bizim için beklemekten ve olup biteni izlemekten başka bir şey gelmiyor elden.  Umarım ki ABD ve bazı batılı ittifak ülkelerinin Libya’ya yönelik askeri operasyonu en kısa zamanda sona erer, Irak’ta olduğu gibi “fiili bir işgale” dönüşmez. Bilinmelidir ki, Libya halkının özgürlüğü için başlatıldığı iddia edilen bu operasyon, yine Libyalı birçok sivil insanın ölümüyle devam etmektedir; kan akmaktadır. Ve unutulmamalıdır ki, “ kapitalizm kan kokusunu çok iyi alır ve en güzel de kandan beslenir”.

alkan.soyak@gmail.com


Ulus Gazetesi, 28 Mart 2011

Krizalit. 21 Mart 2011

Picture
 
 
Geçen haftalardaki yazılarımızda çokuluslu şirketler ve doğrudan yabancı yatırım konusunda bazı iktisat ekollerinin görüşlerini ele almıştık. Bu haftaki yazımızda ise meseleyi özellikle 2000’li yıllarda yaşanan Türkiye gerçekleri üzerinden değerlendirmeye çalışacağız.

GOÜ’lerde devletin ÇUŞ’lere ve yabancı sermayeye kontrol getirmesi konusu açılmışken, Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin de izlenmesi ve denetlenmesi zorunluluğunu öne çıkaran bazı gelişmelere değinmek gerekiyor. Öncelikle Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin 2000’li yıllarda öne çıkan özellikleriyle ilgili olarak iki iktisatçının, Cihan Dura ve Erinç Yeldan’ın çeşitli platformlarda yapmış olduğu bazı saptamalara göz atalım:                                                     

·Son dönemlerde Türkiye’ye girmekte olan ve “üretim, istihdam ve yeni teknoloji” gibi unsurlarla hiçbir alakası olmayan “sıcak para” da yabancı sermaye kapsamında değerlendiriliyor ki, bu tür “kısa süreli sermaye hareketlerinin” Türkiye gibi GOÜ’ler açısından ne tür yıkıcı sonuçlar yarattığı yaşanan deneyimlerle ortadadır. Ancak bu konu ayrı bir çalışma yapmayı gerektirecek kadar fazla önem taşımaktadır.

·Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye, büyük ölçüde “özelleştirme” ya da “kriz kanallarını” kullanarak ülkeye sızmakta ve marka olmuş ya da stratejik alanlardaki yerli kuruluşları satın alma yolunu tercih ederek, yeni kapasite artışları yaratmamaktadır. Aslında bu yapılan, ÇUŞ açısından “yatırım”, iken Türkiye açısından “plasman” olarak değerlendirmesi gereken bir faaliyet biçimidir. 2004 yılı itibariyle Türkiye’nin 212 milyar dolar olan toplam yükümlülükleri içinde doğrudan yabancı sermaye yatırımı stoku ancak 30 milyar doları bulmaktadır (yaklaşık %14). Bu 30 milyar doların %90’ınından fazlası ise “kurulu şirket alımları ve kazançların yeniden değerlendirilmesi” şeklindedir. Siyasilerimizin ve birtakım iktisatçılarımızın ümit bağladığı cinsten olan, “yeni işletmeler açacak ve iş alanları kuracak”, “yeni teknoloji getirecek” yatırım miktarı ise 3 milyar dolarlık bir stok değeri taşımaktadır. Aynı yıl spekülatif nitelikli portföy yatırımlarının 51 milyar doları aştığı düşünüldüğünde, ümit bağlanan bu yatırım biçiminin ne denli küçük kaldığı ortaya çıkmaktadır.

·Özelleştirmede büyük ölçüde blok satış yöntemi tercih edildiğinden, gelen ÇUŞ’ler oligopolcü alanlardaki tesislerin yönetimini ele geçirmekte ve rekabet konusunda da beklenen yararlar ortaya çıkmamaktadır. Ayrıca daha önce ulusal olan şirket yabancının eline geçtiğinden, yalnızca kâr sahibi ve vergi mükellefi değişmekte, dolayısıyla vergi gelirlerinde de bir artış beklenmemektedir. Bunun ötesinde transfer fiyatlaması ve kâr transferi yoluyla yurt dışına gelir transferleri artmaktadır.

2010 yılı itibariyle ilgili konudaki durumu İSMMMO’nun hazırladığı “Faiz ve Kâr Transferi-2011” isimli rapordan öğneriyoruz. Türkiye’de 2006 yılından 2008 yılına kadarki üç yıllık dönemde doğrudan yabancı yatırım girişleri 20 milyar dolar düzeylerinde seyrederken, küresel finansal krizin de etkisiyle bu yatırım girişleri 2009'da 8,2 milyar dolara gerilemiş, 2010'un 11 ayında ise 6,2 milyar dolarda kalmıştır. Ancak tüm bu gelişmelere karşın olayın yapısı ve özü değişmemiştir. İSMMMO Başkanı bu yapıyı eleştirirken ekonominin sıcak paraya değil sanayiciye teslim edilmesi gerektiğini belirterek; “Yabancı sermaye ülkemize gelip, borsada kazanıp hiç vergi vermeden gidiyor. Doğrudan yatırımların payı azalırken, sıcak para girişiyle büyük faiz geliri elde ediliyor. Yabancı sermayenin, vergi vererek daha uzun süreli burada kalmasının yolları bulunmalı", tespitini yapmaktadır. Sonuç olarak, Türkiye’de yeni yatırım yapmaya hevesli olmayan ÇUŞ’lerin, üretim kapasitesini artırmak, istihdamı yükseltmek, ileri teknoloji getirmek, ithal ikamesi yapmak ya da ihracatı artırmak gibi olumlu ekonomik etkiler yaratmasını beklemek, doğal olarak hayalciliğin ötesine geçmemektedir.

Tam da bu aşamada, AKP’li eski bir bakanın 2000’li yılların ortasında bir gazeteye vermiş olduğu röportajda yaptığı saptamayla konunun bir başka boyutuna dikkat çektiğini görüyoruz. İlgili saptama, dönemin AKP hükümetinin Başbakan Yardımcısı olan ve sonra da muhalif duruşu nedeniyle AKP’den aforoz edilen eski bir Devlet Bakanına ait. Bakan, Türkiye’de son dönemlerde yabancı sermayenin “grosmarket-perakende, elektrik üretimi-dağıtımı, bankacılık ve telekom-iletişim” gibi "gelirin yurtiçinde yaratıldığı" dört sektörde yoğunlaşma eğiliminde olduğunu vurgulamaktadır. Bakan’a göre, bu sektörlerin ortak özelliği, yaratılan gelir ya da tasarrufların yurtiçinde üretiliyor olmasıdır. Ne bankacılık, ne enerji, ne de söz konusu ettiğimiz diğer sektörlerde dış alemden sağlanan ihracat gelirlerinin olmadığını vurgulayan eski Bakan, teknoloji ve sabit sermaye transferinin de söz konusu olmadığının altını çizmektedir. Ve uyarılarına, “yapı değişmezse yabancılar yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarrufu alarak kendi merkezlerine aktaracaktır" tespitiyle neo-emperyalist yaklaşıma gönderme yapmaktadır. Eski Bakan, yabancı sermayeyle ilgili saptamalara Türkiye'nin önde gelen büyük banka ve holdingleriyle yaptığı özel görüşmeler sonrasında ulaştığını belirterek, bu durumda cari açığın da ilelebet kapatılamayacağını vurgulayıp, Arjantin'de yaşanan ekonomik krizlerin de bu yolla ortaya çıktığına dikkat çekmektedir.  Sonuç mu? Üniversite yıllarında sol tedrisattan etkilenmiş olan AKP’li bu bakan ilk fırsatta partiden atılmıştır.

Stratejik sektörlere dayalı doğru düzgün bir yabancı sermaye politikası olmayan Türkiye’de, uygulanan “faiz-kur-borsa üçgenine dayalı ekonomi modeliyle” sıcak para politikaları böylesine teşvik edilirken ve özelleştirme adına Türkiye ekonomisinin temel taşları yabancılara peşkeş çekilirken, sonuçta ne mi olmaktadır? Yabancılar bir yandan kısa süreli sermaye giriş-çıkışlarıyla Türkiye’nin kanını emmeye devam etmekte, diğer yandan (eski bir Bakanın altını çizdiği gibi) ülkenin en önemli sektörlerindeki “hayati kuruluşlarına” el koymaktadır. Bu kadar kolayı varken de, “yeni yatırım” yapma, “iş alanları” açma ve “yeni teknolojiler getirme” gibi faaliyetleri de tercih etmemelerini anlayışla karşılamak gerekmektedir. Peki, bu yapının Türkiye’ye maliyeti ne olmuştur? Bu sorunun yanıtını da yine İSMMOB’nin ilgili raporundan öğreniyoruz: 2010 yılında 45 milyar dolarlık cari açıkla rekor kıran Türkiye, yıllardır cari açığın finansmanını sıcak parada aramanın faturasını çok ağır ödemek durumunda kalmıştır. Rapora göre, 2003-2010 yıllarını kapsayan 8 yılda, şirketlerin kâr aktarımı, faiz ödemeleri ve portföy yatırımları aracılığıyla, Türkiye'den yurtdışına götürdüğü "net kâr transferi" 54 milyar doları aşmıştır.

Son Söz: Şeytanı yalnızca dışarıda değil, bazen içeride de aramak gerekir.


alkan.soyak@gmail.com


Ulus Gazetesi, 21.03.2011
Picture
 
 
Olumlu etkilerde bulunacağını varsaysak bile, verili koşullarda ÇUŞ’lerin Türkiye’ye “yeni yatırım yapıp yapmayacağı”, “yeni teknoloji getirip getirmeyeceği” ve “yeni iş yerleri açıp açmayacağı” sorularının yanıtını aradığımız bu yazı dizimizin ikinci bölümünde, ilgili şirketlere yönelik kuramsal yaklaşımları ele almaya devam edeceğiz.

Jenkins çalışmasında, 1970’leri sonu ve 80’lerin başından itibaren ÇUŞ’lerin gerçekleştirdiği yatırım ve ticaretin çözümlenmesiyle ilgili olarak yeni bir sentezin ortaya atıldığına dikkat çekmektedir. Literatürde bu senteze çeşitli isimler verildiği görülmektedir; İçselleştirme Kuramı (Buckley ve Casson 1976), Çağdaş Ortodoks Yaklaşım (Hood ve Young 1979), Eklektik Kuram (Dunning 1981), İşlemsel Yaklaşım (Caves 1982) gibi. Bu sentez-yaklaşımın temel iddiasına göre, ÇUŞ’ler piyasa başarısızlıklarından dolayı ortaya çıkmaktadır. Tüm piyasalar mükemmel bir şekilde işleseydi, ana firmalar için farklı ülkelerdeki yavru şirketlerini kontrol etme ve aralarındaki piyasaları “içselleştirme” sıkıntısına katlanmak zorunlu hale gelmeyecekti. Dolayısıyla içselleştirme, dış piyasalardaki piyasa eksikliklerini by-pass etmenin bir yolu haline gelmiştir. Birçok alandaki bu aksak piyasa yapıları ÇUŞ’lerin oluşumunu açıklamada önemli bir etken olarak kabul edilmektedir. Bu yeni kurama göre, teknoloji ya da pazarlama yeteneği gibi “soyut varlıkları” içeren piyasalar; kamusal mal niteliği, tam olmayan bilgi ve belirsizlik gibi sebeplerle “aksak piyasalardır”. Benzer şekilde dikey olarak bütünleşmiş sanayilerde az sayıda oligopolcü firmanın varlığı ve bunların yatırımlarının uzun sürede olgunlaşması, içselleştirmeden kazançlar elde etmelerine neden olmaktadır. Kuramda uluslararası alanda piyasa başarısızlıklarının en önemli kaynağı olarak “devlet müdahalesi” görülmektedir. Ticaret engellerinin varlığı, sermaye hareketlerine konan sınırlamalar ya da ülkeler arasındaki vergi oranı farklılıkları, bu gibi kontrollerin etkilerini en aza indirecek firma içi fiyatların oluşturulması yoluyla içselleştirmeyi teşvik edici bir işlev görür. Sonuçta kuramın ÇUŞ’lerin faaliyetlerine yönelik temel varsayımı “doğal” ya da “devletin uyardığı” biçimiyle olsun “piyasa başarısızlıklarının” “dışsal” bir unsur olduğudur. Dolayısıyla ÇUŞ’ler kendi başına bu gibi piyasa başarısızlıklarını yaratmazlar.

ÇUŞ’lere Yönelik Ulusalcı ya da Eleştirel Bakış: Global Uzanım Yaklaşımı
Jenkins’e göre Marksist olmayan yaklaşımlar içinde ÇUŞ’leri olumsuz yönde eleştiren “Global Uzanım” yaklaşımının temelinde ise yukarıdaki tespitin tam aksi bir görüş yatmaktadır. Bu yaklaşımı benimseyen yazarlar ÇUŞ’lerin oligopolcü yapısını vurgulayarak eleştirel bir tutum sergilemektedir. Literatürde bu yaklaşımın da farklı isimlerle anıldığı görülmektedir; Ulusalcı Yaklaşım (Lall 1974), Eleştirel Yaklaşım (Biersteker 1978) ve Endüstriyel Organizasyon Yaklaşımı (Newfarmer 1985) gibi. Bu yaklaşım yabancı yatırımları temelde ÇUŞ’lerin stratejisinin bir parçası olarak görür ve basit bir kaynak akımından farklılığını vurgular. Steve Hymer’ın 1960’ların başlarında ABD ekonomisine yönelik çalışmaları bu yaklaşımın temellerini oluşturur. Hymer’a göre yabancı ülkede öncü firmaların yavru firmaları kontrol etmesinin iki nedeni vardır:

·Yabancı firmalar için konulan sınırlamaları aşıp özel bir üstünlük sağlamak,

·Birbiriyle ilişkili firmalar arasındaki rekabeti kaldırmak ve çatışmayı engellemek.

Kuramın odak noktası ÇUŞ’lerin “pazar gücüne” dayanır. ÇUŞ’lerin bu gücünün kaynağı; sermayesi, teknolojiyi kontrol etmesi, ürünü farklılaştırması, reklâm güdümlü pazarlama yapması ve hammaddelere ulaşmadaki ayrıcalıklar gibi bir dizi üstünlüğün bileşeni olarak ortaya çıkar. Yukarıda belirttiğimiz gibi, İçselleştirme Kuramcıları piyasa başarısızlıklarını teknoloji, ürünlerin doğası ya da devlet müdahalesi gibi unsurlardan kaynaklanan dışsal bir olgu olarak kabul ederken, Global Uzanım Yaklaşımı kuramcıları bu görüşün aksine ÇUŞ’lerin varlığını aksak piyasaların ortaya çıkmasının temel faktörü olarak görmektedir. Jenkins’e göre bu yaklaşım, ÇUŞ’lerin faaliyette bulunduğu GOÜ’lerdeki “pazar gücü” ile ilgili bir grup sonuca da ışık tutmaktadır. Kanımızca bu sonuçlar “ne pahasına olursa olsun özelleştirmeyi ve yabancı sermayeyi teşvik eden” politikaları güden Türkiye için de önem taşımaktadır.

·Piyasa Yapısı: ÇUŞ’ler üçüncü dünya ülkelerinin oligopolcü piyasalarında yatırım yapma eğilimindedirler ve bu durumun artan yoğunlaşmaya katkıda bulunduğu iddia edilmektedir.

·Tekelci Kârlar: ÇUŞ’lerin pazar gücü ev sahibi ülkede tekelci kârları elde etmelerini destekler. Ancak ÇUŞ’ler tarafından kullanılan transfer fiyatlaması gibi çeşitli muhasebe süreçleri nedeniyle bu kârlar yabancı yavru şirketlerin vergi gelirlerinde gözükmez.

·Pazar gücünün kötüye kullanılması-kısıtlayıcı iş uygulamaları: ÇUŞ’lerin faaliyetleri çeşitli yollarla rekabeti sınırlar. ÇUŞ’ler tarafından teknoloji sözleşmeleri yoluyla lisans verilen firmalar ve yavru şirketler üzerine sınırlayıcı maddeler dayatılır. Dünya piyasalarına yapılacak ihracatın kısıtlanması bu sınırlamalardan yalnızca biridir.

·Talep Yaratma: ÇUŞ’ler, piyasaların belirlediği tüketici tercihlerinden çok kendi ürünleri için talep yaratmaya yönelik olarak pazar güçlerini kullanırlar. Bu durum yerel koşullar için uygun olmayan ürünlerin pazarının genişlemesine ve zevk transferine yol açar.

·Faktör yer değiştirmeleri: DYY’nin bütüncül doğası ve ÇUŞ’lerin tekelci gücü, bazı faktörlerin yerel girdilerle değiştirilmesine neden olur. Yerel olarak elde edilemeyen ithal teknoloji ve bunun tamamlayıcısı yerel kaynaklar, yerel sermaye ve girişimcilik yerine sermaye ve yönetim ithalatıyla getirilebilir. Bu durum yerel sanayiin yabancılaşmasına yol açabilir.

Jenkins’e göre bu görüşün en temel politika çıkarsaması ÇUŞ’ler için bir “devlet kontrolüne” gereksinim olduğudur. Bu kontroller, hem ulusal hem de uluslararası bazda yapılabilir. Kontrol yapılacak alanlar olarak ise özellikle “transfer fiyatlaması” ve “kısıtlayıcı iş uygulamaları” öne çıkmaktadır.

Haftaya devam edecek

alkan.soyak@gmail.com 


Ulus Gazetesi, 14 Mart 2011

Picture
 
 
IMF ve Dünya Bankası güdümlü, “faiz-kur-borsa üçgenine dayalı” ekonomi politikalarını tercih eden “özelleştirmeci” siyasi iktidarın ve onun alkışçısı bir grup iktisatçının son dönemlerde ağızlarından düşürmedikleri bir söylem var: “Doğrudan yabancı sermaye yatırımları gelecek, bütün sosyo-ekonomik sorunlarımız çözülecek! Gerçekten durum böyle mi? Doğrudan yabancı yatırım (DYY) her zaman ev sahibi ülkelere olumlu etkilerde bulunur mu? Olumlu etkilerde bulunacağını varsaysak bile, çokuluslu şirketler (ÇUŞ) “verili koşullarda” Türkiye’de “yeni yatırım” yapıp, “yeni teknoloji” getirir ve “yeni iş yerleri” açarlar mı? Üç hafta sürecek olan bu yazı dizimizde meselenin kuramsal temellerini verdikten sonra özellikle AKP iktidarlarının görevde olduğu 2000’lerin başından günümüze kadar Türkiye’de bu konuda yaşanan gelişmeleri analiz edeceğiz.

Bazı İktisat Ekollerine Göre ÇUŞ’lerin Ekonomik Etkileri
Günümüzde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının çok önemli bir bölümünün ÇUŞ’ler tarafından yapıldığı bilinen bir gerçek. En basit tanımıyla “ÇUŞ’ler”, belirli bir merkezden yönetilen ve aynı anda dünyanın çeşitli ülkelerinde mal ve hizmet üreten devasa organizasyonlar.  “Doğrudan yabancı sermaye yatırımları”nı ise, ÇUŞ’lerin ana merkezinin bulunduğu ülkenin dışındaki bir ülkede, yeni bir şirket kurması ya da mevcut bir yerli şirketi satın alarak veya sermayesini yükselterek kendisine bağlı bir duruma getirmesi olarak tanımlıyoruz. ÇUŞ’lerin gelişmekte olan ülkelerde (GOÜ) yarattığı sosyo-ekonomik etkileri kuramsallaştırmaya yönelik çalışmalara baktığımızda ise bazı hükümet yetkilileri ve onların alkışçısı bir grup iktisatçının yukarıda özetlenen “kolaycı beklentisinden” çok daha karmaşık bir yapı çıkıyor karşımıza.

İktisat disipliniyle ilgilenenler iyi bilir ki, “ana akım iktisat ekollerinin” biraz dışına çıktığınızda, DYY ve ÇUŞ’lerin ev sahibi ülke üzerine yalnızca olumlu değil, olumsuz etkilerinin de olduğuna yönelik kapsamlı tartışmalarla karşılaşmanız mümkündür. Bu konularda dünyaca ünlü bir akademisyen olan Rhys Jenkins, 1980’lerin sonunda yayınlanan ve kanımızca halen önemini koruyan Transnational Corporations and Uneven Development: The Internationalization of Capital and The Third Worldbaşlıklı çalışmasında önemli saptamalar yapmaktadır. Yazı dizimizin ilk iki bölümünde bu saptamaların bir kısmını sizlerle paylaşacağız.

Jenkins, ÇUŞ’leri olumsuz yönde eleştirenlerle, onları destekleyen iktisatçılar ve iktisat ekollerini, Marksist ve Marksist Olmayan Yaklaşımlar temelinde sınıflandırmaktadır. Bu yazıdaki kuramsal tartışmalar, ÇUŞ’leri destekleyen ve onları eleştiren yaklaşımlar içinden, “Marksist Olmayan Yaklaşımlar” ile sınırlandırılacaktır. Marksist olmayan yaklaşımlar içinde de ÇUŞ’lerin GOÜ’lerde olumlu etkiler yarattığı tezini savunan “Neo-klasik Yaklaşım” ile eleştirel bir tavır takınan “Global Uzanım” yaklaşımlarına odaklanılacaktır.

Neoklasik Yaklaşım ve ÇUŞ’lerin Lehindeki Argümanlar
Jenkins’e göre, Marksist olmayan yaklaşımlar içinde ÇUŞ’lerin yaptığı yabancı yatırımların yararlarını savunan iktisatçılar, argümanlarını büyük ölçüde Neo-klasik İktisat Kuramı üzerinde geliştirmişlerdir. Bu görüşün taraftarları açısından ÇUŞ’ler, kaynakların optimum dağılımını sağlayan ve dünya refahını maksimize eden ajanlardır. ÇUŞ’lerin faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan iktisadi faydaların dağılımı hem ev sahibi ülkede, hem de orijin ülkede olumlu etkiler ortaya çıkarır. Bu yaklaşım içinde öne çıkan ve 1960’lı yıllarda çok rağbet gören “Sermaye Akımı Modellerine” göre,doğrudan DYY ev sahibi ülkenin sermaye stokunu artıran basit bir sermaye akımı olarak görülmekteydi. Böylece yabancı sermaye girişi sonucunda (alan) ülkenin toplam üretiminin artacağı, tam rekabet ve yerel sermaye stokuna olumsuz etkide bulunmayacağı varsayımları altında, yabancı sermayeye ayrılan kârlar çıkarıldıktan sonra ev sahibi ülkelerin gelirlerinin artacağı öngörülmekteydi. Bu yaklaşıma göre üçüncü dünyadaki sermaye kıtlığının neden olduğu “fakirlik kısır döngüsünü” kırmak için de DYY öne çıkarılmakta ve hatta bazı ana akım kalkınma iktisatçıları, iktisadi büyüme için gerekli olan ilave dövizin sağlanması ve yurtiçi tasarruflara katkı anlamında DYY’nin lehinde tavır takınmaktaydı. Neo-klasik kuramda DYY ve ÇUŞ’ler üzerine olumlu görüşler öne sürülürken, aşağıdaki varsayımlara dayanıldığını da okuyucuya hatırlatmakta fayda var:

·Tamamlayıcılık Varsayımı: Yokluğunda yerel üretimin olamayacağı alanlarda yabancı kaynaklar yerli kaynakları tamamlar.

·Piyasaların tam rekabete yakın bir model içinde işleyeceği varsayımı: Bunun sonucu aşırı kârların ortadan kalkacağı ve piyasa başarısızlıklarının da büyük ölçüde yanlış devlet politikalarından kaynaklanacağı öngörülür.

·Kaynak yaratma varsayımı: ÇUŞ’ler yalnızca mevcut yerel kaynakları tamamlamaya katkıda bulunmazlar, aynı zamanda ilave yerel kaynakların yaratılması ya da önceden kullanılmayan kaynakların kullanılmasını da sağlarlar.

1960’ların son dönemlerinde DYY ile ilişkili olarak neo-klasik kuramın vurgusunda bir kayma yaşanmıştır. Bu yıllarda vurgu, DYY’nin sermaye katkısı sağlamasından ziyade teknoloji transferi boyutuna kaymıştır. DYY’nin sermaye akımı kadar “yönetim teknikleri” ve “teknoloji” gibi diğer faktörleri de içeren bütüncül bir doğasının olduğu; yoğunlaştırılmış piyasa yapıları ile DYY arasındaki güçlü bir ilişkinin varlığı ve yabancı yatırım kuramı ile dış ticaret kuramlarının birleştirilmesi gereksinimi, bu sürecin gelişiminde etkili olmuştur. Bu yıllarda Harvard Bussines School’da geliştirilen “Ürün Devresi Kuramı” üzerine çalışan bir grup yazar, yeni bir ürünün bulunuşu ile onun olgunlaşmasına kadar geçen safhaların özelliklerinden hareket etmiştir. Kuram, yatırım ve ticaret kalıplarındaki değişiklikleri açıklamaya yönelik olmasına rağmen GOÜ’lerdeki DYY’nin etkilerini de çözümlemek için bazı saptamalar yapmıştır. Kurama göre GOÜ’ler ürünün olgunlaşma aşamasında karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olacak ve standartlaşmış ürünleri üretebilecektir. Ürünler; olgunlaştığında ve teknolojisi standart hale geldiğinde rekabete konu olmaktadır. Böylelikle ev sahibi ülkenin uygun dönemde teknolojiyi elde edebilmesi söz konusudur. Standartlaşma döneminde, ihracat pazarlarının sonradan piyasaya giren firmalar ve yerli üreticiler tarafından paylaşılıyor olması, öncü firmayı iç pazar payı ve kârların azalmasından doğan kayıpları giderme ve önleme davranışına iter. İşte bu dönemde ÇUŞ’ler ihracat pazarındaki ülkede üretime başlar. Teknolojik üstünlüğün tamamen ev sahibi ülke eline geçtiği bu dönemde, rekabeti maliyetlere göre yönlendirmek ön plana çıkar. Sonuçta malın fiyatını düşürmenin tek yolu, üretim süreçlerinin emek-yoğun bölümlerini GOÜ’lerdeki ucuz işgücü kaynaklarına yöneltmekten geçer.

Haftaya devam edecek

Alkan.soyak@gmail.com


Ulus Gazetesi, 07.03.2011
Picture
 
 
14 Şubat 2011 tarihli yazımızı sonlandırırken, Hollanda Hastalığı olan bir ülkede “teknolojik yenilik faaliyetleri” ve “ulusal yenilik sistemi” gibi olguların niçin önemli olduğu ve Azerbaycan’ın bu konudaki potansiyellerinin neler olduğu sorularına ikinci bölümde yoğunlaşacağımızı belirtmiştik. Bu soruların yanıtlarını aramadan önce “Ulusal Yenilik Sistemi” ve “teknoekonomi politikası” kavramları üzerinde durmak gerekiyor. Küreselleşme sürecinin özellikle son dönemlerde dikkat çeken en temel dinamiğini, bilim ve teknolojide yaşanan baş döndürücü gelişmeler oluşturmaktadır. Günümüzde bilim ve teknoloji politikalarının odağında ise “yenilik” (İnovasyon) kavramının yer aldığı görülmektedir. Yenilik aynı zamanda bilim-teknoloji politikaları ile ekonomi politikalarının (teknoekonomi politikaları) ortak bir paydasını oluşturmaktadır. Bilindiği gibi günümüzde ekonomi politikası öncelikleri; “ekonomik büyüme ve gelişmenin hızlandırılması, uluslararası rekabet gücünün artırılması ve insanların refahı ve yaşam kalitesinin yükseltilmesine” odaklanmıştır. Bu bağlamda yenilik, hem ülkeler hem de firmalar için ulusal ve uluslararası platformda rekabet gücü kazanmanın, verimlilik artışı sağlamanın, ekonomik büyüme ve gelişmenin, dolayısıyla da refah ve yaşam kalitesi artışının en temel unsurlarındandır.

 Ulusal Yenilik Sistemi
 Kurumsal olarak Ulusal Yenilik Sistemi (UYS), “yeni teknolojilerin oluşumunu ve yayılmasını kapsayan; belirli bir kurumsal altyapı altında, iktisadi-sınaî ve bilim alanında birbirleriyle bağlantılı olan ajanlar şebekesi” olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda artık modern ekonomilerde “ulusal ve bölgesel yenilik sistemleri”, bir ülkenin ya da bölgenin yenilik sürecinde yetkinlik kazanmasına ve bu yetkinliği sürdürebilmesine yarayan en temel yapılar olarak kabul edilmektedir. “Yenilik ve Teknoloji İktisadı”nın kurucularından Chris Freeman’a göre; bu sistemlerin içindeki çeşitli ürünlerin yaratılması için gereken bilgi, nitelik ve deneyim hem birbiriyle ilişkili, hem de birbirini destekler niteliktedir. Bu sistemlerin kurulması ve etkin çalışmasıyla bir taraftan öğrenme ve yakalama zamanı kısalırken, diğer taraftan kalkınma ve büyümenin ufkunu açacak ürün ve üretim süreçleri gruplarının belirlenmesine yol açılır. UYS kavramında anahtar unsur, “bilgi ve öğrenmedir”. Bu yaklaşımda öğrenme etkinliği uzun dönemli başarılı bir ekonomik gelişmenin temel açıklayıcı unsuru kabul edilir. Dolayısıyla UYS kavramı bir taraftan “öğrenme” üzerine odaklanırken, öte yandan bir sistem çerçevesinde “süreç” üzerine de odaklanmak durumundadır. UYS “ulusaldır”; çünkü ulusun ve içinde bulunduğu toplumun tanımlanabilir bir takım özgüllüklerini içerir. “Sistemiktir”; çünkü yenilik yaratma ve öğrenme sürecinde kurumsal desteğin önemini açık bir şekilde öne çıkarır. Kısaca özetlemek gerekirse, UYS kavramı; öğrenme etkinliği ve öğrenmeyi destekleyen kurumsal yapının yeteneği ve etkin çalışması üzerine odaklaşmak durumundadır. Bu sistemi oluşturan; üniversite, araştırma kurumu ve firma gibi aktörlerin birbirleriyle nasıl bir etkileşim içine girdikleri ne kadar önemliyse, bu sistemin etkin çalışması adına, finansman sisteminin etkinliği ve düzenleyici kurallarınyanı sırakurum ve firmaları“öğrenmeye teşvik eden şartlar” da büyük önem taşımaktadır. Gelişmekte olan ülkeler (GOÜ) için UYS’nin dayandığı en temel kurumsal ayak “ulus-devlet” ve uyguladığı “teknoekonomi politikalarıdır”. Ulus-devletin sınaî ve teknolojik gelişmeyi sağlama-yönlendirme adına gerçekleştirdiği müdahaleler ve kurumsal düzenlemeler olarak “tasarlanan sanayi ve bilim-teknoloji politikalarının niteliği” (teknoekonomi politikaları) bu bağlamda büyük önem arz etmektedir.

 Azerbaycan’da Ulusal Yenilik Sistemi Arayışları
 2010 yılında kabul edilen doktora tezinde Behruz Mammadov, Azerbaycan’ın ulusal yenilik sistemine yönelik potansiyelleri sistematik olarak analiz etmiştir. Mammadov’a göre, Azerbaycan yüksek okuma yazma oranına ve Sovyet döneminden devir alınan azımsanmayacak düzeyde üniversite, bilim ve araştırma altyapısına sahip olmakla birlikte, sanayi yapısıyla olan eksik etkileşim ve bağlardan dolayı yenilik faaliyetleri bakımından zayıf bir ülke durumundadır. Ulusal Yenilik Sistemleri’nin karşılaştırılmasında kullanılan patent ve Ar-Ge harcamaları başta olmak üzere, yenilikçiliğin başlıca girdi ve çıktı göstergeleri açısından ülke düşük performans sergilemektedir. Mammadov tezinde, seçilmiş sektörlere göre hesaplanmış “Balassa’nın Karşılaştırmalı İhracat Performansı ve Göreli İhracat-İthalat Performansı” katsayılarına göre Azerbaycan’da sadece “yakıt ve madencilik sektörlerinin” rekabetçi olduğunu ortaya koymuştur. Diğer sektörlerin rekabet gücünün olmaması, buna karşın yenilik faaliyetlerinin düşük olduğu yakıt ve madencilik sektöründe ihracatın yüksek olması, geçen hafta bahsettiğimiz Hollanda Hastalığı endişesini haklı çıkarmaktadır.

Mammadov, bu durumla mücadelede ülkede bir UYS’nin kurulması ve geliştirilmesi gereğine özel vurgu yapmaktadır. “Petrol dışı sektörlerdeki” krizlerin ortadan kaldırılması ve dengesiz ekonomik gelişmenin önlenmesinde, Sovyet döneminden devralınan bilimsel potansiyel ve üretim altyapısının daha etkin kullanılmasını sağlayacak bir UYS’nin kritik rolü daha da belirginleşmektedir. Gerçekten de böylesi bir UYS, kamu ve özel sektör tarafından yürütülen yenilik projelerinin koordinasyonuna; teknolojik yeniliklerin ülkeye transferine, yenilik faaliyetlerine finans kaynaklarının yönlenmesine, araştırmacıların faaliyetlerinin ilişkilendirilmesine, yeniliklerin artmasına ortam yaratacak altyapı kurumlarının oluşturulmasına ve teknolojik geriliğin giderilmesine imkân sağlayacaktır. Mammadov, aslında mevcut hükümetin de bu durumun farkında olduğuna işaret etmekte, hem uluslararası hem de ulusal faktörlerin dinamiğiyle bilim, teknoloji ve yenilik politikalarının UYS anlayışı çerçevesinde geliştirilmesine yönelik önlemler alınmaya başlandığına dikkat çekilmektedir. Bu konuda öncü adımlar bilim-teknoloji enformasyon altyapısının yaratılması olarak başlatılmış, bilimin geliştirilmesiyle ilgili ulusal strateji ve buna dayalı hazırlanmış olan önlemler planı ise bu konuda temel oluşturmuştur. Ayrıca farklı sanayilere yönelik hazırlanmış olan birçok devlet programı sayısal hedefler içermemekle birlikte, ülkede öğrenme ve teknolojik yeteneğin geliştirilmesine hizmet etmektedir. Günümüzde, “Azerbaycan Cumhuriyeti Yenilik Politikası Konsepti”, “Ulusal Yenilik Sisteminin Oluşturulması ve Geliştirilmesi Programı”, “Yenilik Faaliyetlerine İlişkin Yasa ve Ulusal Yenilik Sistemi Konsepti” taslakları hazır durumda ve onay beklemektedir.

Mammadov çalışmasında Azerbaycan için bir UYS’nin gerekliliğini vurgularken, aynı zamanda dinamik karşılaştırmalı üstünlüklerden hareketle bu sistemin dayanacağı “stratejik sektör” ve “jenerik teknolojiye” de işaret etmektedir; “Enformasyon-komünikasyon”. Azerbaycan’da enformasyon-komünikasyon sektörüyle ilgili yenilik sistemi çalışmalarının göreli olarak daha ileride olduğunu vurgulayan Mammadov, enformasyon-komünikasyon teknolojilerinin (EKT) çağa damgasını vuran, ekonominin ve gündelik yaşamın tüm alanlarını etkileyen en temel jenerik teknoloji olduğuna dikkat çekmektedir. Bu nedenle küçük bir ülke olan Azerbaycan açısından  “teknolojik yetişme”, EKT’nin ülkeye transferi, öğrenilip özümsenmesi, ekonominin diğer faaliyet alanlarına yayılımı ve bu teknolojileri bir üst düzeyde yeniden üretme yeteneğinin kazanımı anlamına gelmektedir. Azerbaycan hükümeti de enformasyon-komünikasyon sektöründe bölgede öncü ülke olmayı amaçlamaktadır. Lakin Mammadov’un da belirttiği gibi Azerbaycan’da UYS henüz kuruluş aşamasında olup, teknoekonomi politikalarının tasarımı doğrultusunda sistemin yönetim ve koordinasyonundan sorumlu kurumların eşgüdümü, Ar-Ge birimleri, finans ve arayüz kurumlarının oluşturulması gibi konularda önemli atılımlara ihtiyaç vardır. Ayrıca bilim, teknoloji ve yenilik konusunda yeni düzenleyici yasal çerçevenin ve teşvik sisteminin oluşturulması ve eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması, UYS’nin hayat bulmasında kaçınılmaz zorunluluklar olarak karşımıza çıkmaktadır.


Ulus Gazetesi, 21 Şubat 2011
Picture
 
 
Azerbaycan’a, daha doğrusu Bakü’ye Azeri bir öğrencimle birlikte tebliğ sunmak üzere gittiğimden bu yana yaklaşık 8 yıl geçmiş. O dönemde şehri dolaşırken yapmış olduğum gözlemlerimi yeniden anımsadığımda tam bir çelişkiler yumağı zihnimde kalan. Şehre girerken alevleri yükselen sağlı sollu doğal gaz ve petrol kuyularını görüp de, böylesi bir ülkede kitlesel yoksulluğun nasıl yaşanabildiğini düşünmemek elde değildi. Bir tarafta “ekmeğin fiyatında indirim yapacağını ilan eden süpermarketin önünde sabahın 6’sından itibaren başlayan uzun kuyruklar”, diğer tarafta ise “caddelerinde arz-ı endam eden devasa Jeep ve Mercedes’leriyle” gelir dağılımı adaletsizliğinin en uç örneklerini sergileyen bir ülke. Dağılan Sovyetler Birliği döneminden kalma otomobillerde taksicilik yapmaya çalışan bir şoförle yapmış olduğumuz kısacık sohbette bile kapitalizme geçişle birlikte eski sosyalist sistemin getirdiği bazı “sosyal gelir unsurlarının” kaybından duyulan rahatsızlıklar öne çıkmıştı. Aynı Azerbaycan, yurtdışındaki üniversitelerde okuyan Azeri öğrencilerinin parlak başarıları ve bazı alanlarda uzmanlaşmış köklü eğitim kurumları ve üniversiteleriyle de ayrı bir çelişki oluşturmaktaydı.

SSCB döneminde Azerbaycan ekonomisi merkezi planlı ekonominin bir alt sistemi niteliğini taşımış ve ülkenin ekonomik organizasyonu ve işleyiş mekanizmaları SSCB’nin planlama stratejisi doğrultusunda biçimlenmişti. Sanayi tesislerinin tümü SSCB’nin ihtiyacına göre kurulmuş dev tesislerden meydana gelmişti. Azerbaycan ekonomisinin itici gücü niteliğindeki sanayi öteden beri petrol sanayii olmuştu. İhracatın genellikle rafine petrol ürünleri, makine ve tekstil ürünleriyle, şaraptan oluşan çok önemli bir kısmı Rusya ve Ukrayna gibi diğer Cumhuriyetlere gerçekleştirilirken, ithalatın da büyük kısmı yine bu Cumhuriyetlerden alınan gıda ürünleriyle, rafine edilip yeniden ihraç edilmek üzere ithal edilen ham petrol ürünlerinden oluşmuştu.

Sancılı Geçiş Yılları
 Zenfira Nasirova’yla birlikte hazırlayıp, 2003 yılında Bakü Qafqaz Üniversitesi’nde düzenlenen “Küreselleşme Sürecinde Kafkasya ve Orta Asya" adlı uluslararası konferansta sunduğumuz bildiride belirttiğimiz üzere, bağımsızlığını kazandıktan sonraki süreçte (1991 sonrası) Azerbaycan Cumhuriyeti, mevcut ekonomik yapının tasfiyesi nedeniyle çok önemli sorunlarla boğuşmuştur. Merkezi planlamaya göre örgütlenmiş birçok tesisin üretimi ya durmuş ya da atıl seviyede kalmıştır. SSCB’deki işletmelerle ekonomik bağlantıların koparılması ve ülkenin diğer cumhuriyetlerdeki pazar payını kaybetmesinin yanı sıra SSCB döneminde merkezden sağlanan sübvansiyonların da kesilmesiyle birlikte üretimde şok düşüşler yaşanmıştır. Bu süreç, hiperenflasyonla birleşince ekonomik yapı tamamen bozulmuştur. Buna ilaveten 1992-1993 yıllarında Ermenistan’ın müdahalesiyle kaybedilen toprakların getirdiği iç politik kriz ve iç savaş tehlikeleri ülkenin sosyoekonomik açıdan zayıflamasını beraberinde getirmiştir. Uygulanan yanlış para ve maliye politikaları sonucunda ekonomide ciddi bütçe ve dış ticaret açıklarıyla karşılaşılmıştır. Üretim ve yatırımda çok önemli düşüşlerin yaşandığı bu dönemde gerçekleşen kitlesel işsizlikle birlikte halk büyük ölçüde fakirleşmiştir. Geçiş döneminin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz 1991-1994 yılları Azerbaycan iktisat tarihine köklü bir fakirleşme dönemi olarak geçmiştir.

IMF’li Yıllar
Geçiş döneminin ilk yıllarında ekonomide yaşanan kötü gidişat 1995 yılının başından itibaren ekonomi politikalarında köklü önlemlerin alınması gereğini ortaya çıkarmıştır. Aslında Azerbaycan ekonomik krizden çıkma arayışlarında dış yardıma daha önceki yıllarda da sıcak bakmış ve 18 Eylül 1992 tarihinde IMF’ye üye olmuştu. Ancak IMF’den ilk kredi 19 Nisan 1995 tarihinde kullanılabilmiştir. Savaşın bitmesi, yapılan seçimlerle ülkede parlamentonun oluşturulması ve özellikle de Batılı ülkelerle “Asrın Mukavelesi” adı verilen petrol anlaşmasının imzalanmasıyla birlikte, IMF ve Dünya Bankası ancak 1995 yılından itibaren Azerbaycan’a destek vermeye başlamıştır. Azerbaycan hükümetinin teşviki ile dünyanın önemli ekonomik, finans kurumları ve bankalarıyla ilişkiler kurulması için tedbirler alınarak, onların danışmanlık ve teknik yardımıyla iki ekonomik paket 1995-1996 yıllarında uygulamaya konulmuştur. Bu reform politikalarının IMF tarafından desteklenmesine 2000’li yıllarda da devam edilmiştir. Uygulanan IMF programlarıyla birlikte ülkede enflasyonun düşürüldüğü ve belirli bir büyüme sürecine girildiğini söylemek mümkündür. Uygulanan sıkı para politikalarının neticesinde bankacılık kesimi yeniden yapılanarak, bazı devlet bankaları da dâhil birçok banka sistemden çekilmek zorunda kalmıştır. Toplam banka sayısı 1995’de 210 iken 2000 yılında 59’a, 2010 yılında ise 46’ya kadar gerilemiştir. Toplam aktifler içerisinde kamu bankalarının payı azalarak, yabancı bankaların da ortak olduğu özel bankaların payında önemli bir artış yaşanmıştır. Neticede Azerbaycan ekonomisi önemli bir para ikamesi (dolarizasyon) sürecine girmiştir.

Hollanda Hastalığı
Bu aşamada Azerbaycan ekonomisinde yaşanan gelişmeleri uzun uzadıya aktarmak yerine yazımızın özellikle 2. bölümüyle ilişkisi nedeniyle kritik bir konu üzerinde odaklanılacaktır. Azerbaycan’da uygulanan IMF destekli ekonomi politikaları ne yazık ki ülkenin temel itici sektörünün “petrol sanayi” olduğu gerçeğini değiştirememiştir. Bu politikalar her ne kadar mali ve parasal alanda disiplinle birlikte enflasyon ve büyüme üzerinde olumlu etkiler yaratmışsa da, kalkınma ve sanayileşme adına olumlu bir etki getirmemiştir. İhracat gelirlerinin %90’nından fazlasının petrol sanayiinden elde edildiği ülkede sağlanan büyüme sürecinin en önemli itici gücünü de “büyük ölçüde yabancı sermayeye bağımlı” olan bu sektör oluşturmaya devam etmiştir. Ancak doğal kaynaklara dayalı petrol sanayii itişli büyüme süreci ve bu sektörün aşırı kullanımının getirdiği ekonomik yapı, diğer sanayilerin sağlıklı gelişmesini engellemekte, literatürde Hollanda Hastalığı olarak anılan bu durum, Azerbaycan’ın dengesiz ekonomik büyümesine işaret etmektedir.

Hollanda Hastalığı ile birlikte makroekonomik istikrarın bozulmasına yönelik üç kanal işlemektedir: Birincisi oil-boom ile birlikte ulusal paraya olan talep artmakta ve MB fiyat istikrarı adına yabancı para karşısında ulusal paranın aşırı değerlenmesine göz yumabilmektedir. İkincisi petrol gelirlerinin miktarı ve toplanmasına yönelik belirsizlikler ödemeler dengesinin sürdürülebilirliğini riske atabilmekte, ayrıcalıklı olmayan dış borç sözleşmelerinin imzalanmasına ve dış borç yükünün artmasına yol açılabilmektedir. Üçüncü olarak, beklenmeyen gelir akımları, hükümet harcamaları üzerine “ratchet etkisi” yaratabilmekte ve ülkenin mali politikasının istikrarına yönelik bir tehdide neden olabilmektedir.

Hollanda Hastalığı yalnızca makroekonomik istikrarı tehlikeye sokmamakta aynı zamanda ekonominin sektörel gelişiminde de dengesizliklere neden olmaktadır. Klasik Hollanda Hastalığı argümanı petrol sektörü ve petrol-dışı ticari sektörlerle, dış ticarete konu olmayan sektörler arasındaki dengesiz büyüme üzerine odaklanır. Eğer petrol üretiminin yarattığı ilave zenginlik dış ticarete konu olmayan mallara harcanırsa, ticari mallara göre dış ticarete konu olmayan malların fiyatları artar ve ulusal para aşırı değerlenir. Sonuç olarak geleneksel ticari malların uluslararası rekabet gücü azalır. Azerbaycan örneğine bakıldığında “perakendecilik, restoran ve otel” gibi dış ticarete konu olmayan sektörlerin GSYİH içindeki payının, petrol üreticisi olmayan geçiş ülkelerininkinden çok daha hızlı büyüdüğü görülecektir.

Yazımızın 2. bölümünde Hollanda Hastalığı olan bir ülkede “teknolojik yenilik faaliyetleri” ve “ulusal yenilik sistemi” gibi olguların niçin önemli olduğu ve Azerbaycan’ın bu konudaki potansiyelleri üzerinde durulacaktır. Bu yapılırken, tez danışmanlığını yaptığım Behruz Mammadov’un ilgili konuda hazırlamış olduğu doktora tezinde ileri sürdüğü görüşlerden de yararlanılacaktır.

Haftaya devam edecek.

alkan.soyak@gmail.com


Ulus Gazetesi, 07 Şubat 2011

Picture